Question:
Hz. Nuh (a.s)'ın masumiyetiyle çeliştiği iddia edilen diğer bir husus da, Hz. Nuh'un oğluyla ilgili bir durumdur. O da şudur ki Hz. Nuh'un oğlu tufanda boğulma aşamasına geldiğinde Hz. Nuh buna şaşırarak şöyle dedi: "Ey Rabbim! Oğlum benim ehlimdendi; senin vaadin de elbette haktır ve gerçektir. Ve sen hakimlerin en üstünüsün." (Hud, 45) Bu ayetin zahirine bakarak Hz. Nuh'un bu hadiseden (oğlunun boğulması) dolayı güya Allah-u Teala'ya itiraz ettiği gibi bir anlam çıkarmaya yeltenmiş, dolayısıyla masum olan birisinin bunu yapamayacağı kanaatine varmışlardır. Buna teyid olarak da Allah-u Teala'nın "Ey Nuh! O kesinlikle senin ehlin (âilen)'den değildir. Çünkü o salih olmayan bir ameldir (liyakatsiz birisidir). Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben, sana, cahillerden olmamanı öğütlüyorum." (Hud, 46) Ardından da Hz. Nuh'un "Ey Rabbim! Ben bilmediğim bir şeyi istemiş olmaktan dolayı sana sığınırım. Sen beni bağışlamazsan, bana merhamet etmezsen ben hüsrana uğrayanlardan olurum." (Hud, 47) demesini öne sürmekte ve Allah-u Teala'nın sözünü Nuh'a yönelik hem bir yalanlama (O senin ehlinden değil şeklinde), hem de bir kınama olarak tefsir etmekte, Hz. Nuh'un bağışlanma ve merhamet dilemesini de bir hata yaptığına delil olarak göstermektedirler.Bu olayı masumiyetle çelişmeyecek şekilde izah etmek mümkün mü?

ziyaretler saymak: 130    Category Çeşitli sorular         
Answer

Bu eleştiride söz konusu edilen ve cevaplanması gereken dört husus söz konusudur: 1- Hz. Nuh'un güya Allah-u Teala'ya itiraz ettiği iddiası 2- Allah-u Teala'nın güya Hz. Nuh'u yalanladığı iddiası 3- Allah-u Teala'nın Hz. Nuh'u, şanına yakışmayan bir istifhamda bulunduğu için kınadığı iddiası 4- Hz. Nuh'un mağfiret ve rahmet dilemesi Şimdi sırasıyla bunları cevaplamaya çalışalım: Evvela itiraz sözü kesinlikle doğru değildir. Zira Allah-u Teala'nın seçip Peygamber yaptığı, insanları yıllar yılı Allah'a ve emirlerine itaat ve teslimiyete davet eden bir kimse, nasıl ona itiraz da bulunabilir? Burada olsa olsa sadece hakikati anlama niyetiyle yapılan bir istifham söz konusudur. Hz. İbrahim'in, yakininin artması için Allah-u Teala'ya "Ölüleri nasıl dirilteceğini" sorduğu gibi. Yani Hz. Nuh, önceden Allah-u Teala'nın (istisna edilen zalimlerin-müşriklerin dışında (ki bunun açık örneği karsıydı) ailesinin hepinin kurtulacağını vaad etmesine dayanarak oğlunun boğulduğunu görünce buna şaşırmış ve "Ya Rabbi, oğlum benim ehlimdendir ve sen (istisna edilenin dışında) ehlimden olan her kesin kurtulacağını vaad etmiştin. (Peki Neden oğlum ehlimden olduğu halde boğulmaktadır?" diye bunun hikmet ve nedenini öğrenmek istemiştir. Haşa Allah-u Teala'nın yanlış yaptığını düşünüp itiraz etme değil. İkinci hususa gelince, Allah-u Teala'nın "O senin ehlinden değildir" sözü, Nuh'u yalanlama maksadıyla değil, "ehl-aile" kavramına getirilen bir açıklamadır. Yani Allah-u Teala bu kavramdan neyi kastettiğini Nuh'a açıklamaktadır. Yani Nuh (a.s) kurtuluşları vaad edilen aile fertlerine oğlunun da girdiğini zannediyordu. Bu da ya oğlunun küfür ve şirkini babasından gizlediğinden dolayıydı. Yada bilse dahi kesin istisna edilen eşinin dışında oğlu da dahil bütün aile fertlerinin (ister mu'min olsun ister müşrik) "ehl" kavramı altına girdiğini ve dolayısıyla hepsinin kurtulacağını düşündüğünden dolayıydı. Ama Allah-u Teala söz konusu ayetle neyi kastettiğini Nuh'a açıklayarak bu müphemliğe son vermiş ve Nuh (a.s)'ın kafasındaki ipham ve istifhama açıklık getirmiştir. Tabi bu cevap, müfessirlerin verdiği bütün ihtimaller göz önünde bulundurularak verilen bir cevaptır. Yoksa bizce Nuh (a.s)'ın oğlunun müşrik ve kafir olduğunu bildiği halde, yine de oğlunun kurtulmasını ümid etmesine ihtimal bile vermek doğru değildir. Zira Hz. Nuh Tufandan önce şöyle dua etmişti Allah-u Teala'ya: "Ya Rabbi! Yeryüzünde kafirlerden bir tek kişi bile bırakma. *Zira sen onları bırakırsan, kullarını yoldan çıkarırlar ve sadece ahlâksız ve kâfir çocuklar doğururlar." (Nuh, 26-27) Kendisinin bu duasına rağmen ve oğlunun kafir olduğunu bildiği halde mu'min olan aile fertleriyle beraber onun kurtulmasını aklından geçirmesi, ümid etmesi ihtimal dışıdır. Hatta onun önceden yaptığı bu dua, onun ailesinden sadece imanlı olanların kurtulacaklarını ve "Önceden haklarında hüküm verilen (boğulacakları kararlaştırılan)" (Hud, 40) kimselerin (ister ailesinden olsun ister olmasın) bütün kafirlerin boğulacaklarını bildiğine bir karine ve delildir. Öte yandan Allah-u Teala Hz. Nuh'a gemi yapmasını emrettikten sonra ona şöyle hitapta bulundu: "Zulüm yapanlar hakkında da bana bir şey söyleme (onların aracılığını yapma artık). Çünkü onlar kesinlikle boğulacaklardır." (Hud, 37) Bu açık emirden sonra "Aleyhlerinde (boğulacaklarına dair) hüküm verilmiş olanların dışında, aileni ve iman etmiş olanları geminin içine yükle" (Hud, 40) cümlesinden Hz. Nuh'un, oğlunun müşrik-zalim olduğunu bildiği halde kurtulabileceğini anlamsı ihtimal dışıdır. Dolayısıyla en doğru olan görüş şudur ki Hz. Nuh (a.s)'ın oğlu, küfrünü babasından gizleyip, kendisini zahirde iman ehli olarak gösteriyordu babasına. Nitekim Hz. Nuh da oğlunun gemiye binmekten kaçındığını görünce, şöyle hitap etti oğluna: "Yavrucuğum, gel, bizimle beraber bin! Kâfirlerle beraber olma!" (Hud, 42) Yani kafirlerle beraber olup da onlara inecek belaya müptela olma. Eğer Nuh (a.s) oğlunun kafir olduğunu bilseydi, bu cümle yerine şöyle demesi gerekirdi: "Kafirlerden olma, onların safında yer alma." Evet Hz. Nuh (a.s) oğlunun kafir olduğunu bilmediği ve onun iman ettiğini düşündüğü için onu da "kurtulacak aile fertleri" arasına görüyordu. Dolayısıyla onun boğulduğunu görünce şaşırıp kaldı. Zira bir taraftan onun mu'min olduğu kanaatindeydi, diğer taraftan da Allah-u Teala'nın mu'min aile fertlerinin kurtulacağına dair vaadi vardı. Allah'ın vaadinde bir hilafın olamayacağını da biliyordu. Dolayısıyla "Niye böyle oldu?" diye bir ibham ve istifham kafasında doğdu. Bu şaşkınlığını "Ey Rabbim! Oğlum benim ailemdendir" cümlesiyle dile getirip sebebini Allah-u Teala'dan öğrenmeyi yeğledi. Allah-u Teala da onun iç yüzünü Nuh (a.s)'a bildirerek, boğulmasının nedeninin oğlunun küfrü olduğunu açıkladı. Böylece Nuh (a.s) anladı ki oğlu "Zulüm yapanlar hakkında da bana bir şey söyleme (onların aracılığını yapma). Çünkü onlar kesinlikle boğulacaklardır." (Hud, 37) ve "Aleyhlerinde (boğulacaklarına dair) hüküm verilmiş olanların dışında, aileni ve iman etmiş olanları geminin içine yükle" (Hud, 40) ayetlerindeki "zalim" ve "boğulmaları kararlaştırılan" kimselerdendir. Görüldüğü gibi, ne Hz. Nuh'un (haşa) Allah-u Teala'ya bir itirazı söz konusudur. Ne de Allah-u Telanın onu yalanladığı. Burada şöyle de denilebilir: Hz. Nuh'un oğlunu ehlinden sayması örf içerisinde "aile" kavramından anlaşılan manaya binaendi. Allah-u Teala'nın Hz. Nuh'un oğlunu onun ehlinden saymaması ise liyakat konusuna dayanmaktaydı. Yani Hz. Nuh gibi bir büyük peygamberin ailesinden sayılabilmesi için, iman ve amel açısından ona benzerlik arz etmesi gerekirdi. Böyle olmayınca, mana ve hakikat açısından onun ehli olma liyakatini kaybetmişti. Dolayısıyla ne Hz. Nuh'un (haşa) Allah-u Teala'ya bir itirazı söz konusudur. Ne de Allah-u Teala'nın onu yalanlaması. Üçüncü hususa, yani Allah-u Teala'nın Hz. Nuh'u, şanına yakışmayan bir istifhamda bulunduğu için kınadığı iddiasına gelince, bize göre söz konusu ayetlerden böyle bir sonuç çıkarmak da yanlıştır. Elbette bu konuda değişik cevaplar verilmiştir ki biz bunların hepsini aktarmaya lüzum görmüyor ve aralarından en makul olanını, yani Merhum Allame Tabatabaî'nin El-Mizan tefsirinde verdiği cevabı zikretmekle yetiniyoruz; o da şudur ki: Hz. Nuh (a.s), oğlunun iç yüzünü bilmediği için gerçekte onun ailesinden sayılmadığını da bilmiyordu. Ondan dolayı da "Ey Rabbim, oğlum benim ehlimdendir ve senin vaadin hiç şüphesiz haktır" dedi. Bu da Hz. Nuh (a.s)'ın meselenin batın yüzünden bihaber olduğu halde sadece zahiri duruma dayanarak oğlunun kurtuluşunu Allah'tan isteyebileceğini gösteriyordu. Bu tehlike belirdiğinde hemen Allah-u Teala'nın imdad ve inayeti haline şamil olup onu "Bilgi sahibi olmadığın bir şey hakkında benden istekte bulunma" şeklinde uyararak bu tehlikeden korudu. Masumiyetin manası da budur zaten. Kısacası Allah-u Teala Hz. Nuh'u bilgisi olmadığı bir konuda, sadece zahire dayanarak bir istekte bulunma yanlışından sakındırmıştır. Açıktır ki bir kimseyi bir şeyden sakındırmak, illa da o kimsenin onu yaptığı anlamına gelmez. Sadece bunu yapabileceği ihtimalini gösterir. Dolayısıyla Allah-u Teala bu sakındırma ve uyarmayla aslında peygamberini bu yanlışa karşı koruma ve kollamayı ve onlara doğru olanı ve ubudiyet yolunu göstermeyi amaçlamaktadır. Buna benzer bir ifadeyi Kur'an'da İslam Peygamber'i Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a) hakkında görmekteyiz; buyuruyor ki: "Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık (seni koruma altına almamış olsaydık), nerdeyse sen onlara birazcık meyledecektin. *O takdirde, muhakkak (dünya) hayatında da ölüm (sonra)sında da (müşriklerin) azabının iki katını sana tattırırdık. Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın." (İsra, 74-75) Dolayısıyla bu ayetlerdeki ifadeler, aslında peygamberlerin masumiyetinin bir delili sayılır; onların İlahi teyid ve yardımlara mazhar olduğunu göstermektedir. Kısacası Allah-u Teala'nın Hz. Nuh'a "Bilgi sahibi olmadığın bir şey hakkında benden istekte bulunma" şeklindeki hitabı, onu ileride vuku bulabilecek bir yanlışa karşı koruma açlı uyarıdır. Hz. Nuh'un bu ilahi nehiy ve uyarıdan sonra "Ey Rabbim! Ben bilmediğim bir şeyi istemiş olmaktan dolayı sana sığınırım…" (Hud, 47) şeklindeki cevabı da bu nehyin ileriye yönelik bir uyarı olduğunu göstermektedir. Zira eğer vuku bulmuş bir olaya yönelik olsaydı, Hz. Şöyle arz etmeliydi: "Ey Rabbim! Bilmediğim bir şeyi senden istediğimden dolayı sana sığınırım…" Yine Allah-u Teala'nın "…Ben, sana, cahillerden olmamanı öğütlüyorum." (Hud, 46) buyruğu da bu görüşümüzü açıkça desteklemekte ve Hz. Nuh'un önceden herhangi bir istekte bulunmadığını göstermektedir. Zira eğer bilgi sahibi olmadığı bir şeyi istemek cahillerden sayılmaya mucip ise ve Hz. Nuh'un bunu önceden yaptığını farz edersek (haşa), o zaman Hz. Nuh bu zümreden sayılmıştır demektir. Artık "…Ben, sana, cahillerden olmamanı öğütlüyorum" cümlesinin bir anlamı kalmazdı. Belki maksat, yapılan yanlışın tekrarlanmamasıydı denilebilir. Bize göre bu, yersiz bir ihtimaldir; çünkü öyle olsaydı bunu da buna uygun bir tabirle beyan etmeliydi. Yani aslından sakındırma yerine tekrarından sakındırmayı ifade eden bir tabir kullanılmalıydı. Nitekim bunun benzeri bir başka olay için Kur'an'da mevcuttur; buyuruyor ki: "Çünkü siz bu iftirayı, gelişi güzel birbirinizin ağzından alıyor ve hakkında bilgi sahibi olmadığınız (bu uydurma haberi) ağızlarınızda geveleyip duruyorsunuz. Bunun önemsiz olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında çok büyük bir suçtur. *Onu duyduğunuzda "Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz. Haşâ! Bu, çok büyük bir iftiradır..." demeli değil miydiniz? *Eğer inanmış insanlarsanız, Allah, bir daha buna benzer tutumu tekrarlamaktan sizi sakındırıp uyarıyor." (Nur, 15 ila 17) Dolayısıyla eğer burada da Hz. Nuh'un önceden yaptığı bir yanlışı tekrarlamaması kastedilmiş olsaydı, yukarıdaki ayetlerin tabirine benzer bir tabir kullanılmalıydı. (El-Mizan Tefsiri, c.10, s.254) Bütün bu açıklamalardan "Allah-u Teala'nın Hz. Nuh'u, şanına yakışmayan bir istifhamda bulunduğu için kınadığı" iddiasının yersiz olduğu anlaşılmaktadır. Şimdi dördüncü hususu, yani "Hz. Nuh'un bağışlanma ve merhamet dilemesinin bir yanlış yaptığının delili olduğu" şeklindeki iddiayı cevaplamaya çalışacağız. Cevabı şudur ki Hz. Nuh (a.s) gerçi her hangi bir hata ve günah işlememişti, ama İlahi teyid ve yardım söz konusu olmasaydı, Allah'tan şanına layık olmayan bir istekte bulunacaktı; o da bilgisi olmadığı bir konuda sadece zahiri görüntüye dayanarak oğlunun kurtuluşunu istemekti. İşin bu noktaya varması gerçi bir hata veya günah değildi. Ama Hz. Nuh (diğer bütün enbiya ve evliya gibi) bunu bile kendisine yakıştırmayıp Allah-u Teala'dan bundan dolayı mağfiret ve rahmet dilemektedir. Bu cümlenin zahiri, tevbe olmakla birlikte gerçekte Allah-u Teala'ya kendisine yatığı lütuf ve ihsandan ve onu düşebileceği bir yanlıştan koruduğundan dolayı bir şükür ifadesidir. Cümlenin manası adeta şöyledir: "Ya Rabbi eğer beni sürçmelerden korumaz ve kendine sığındırmazsan, hüsrana uğrayanlardan olurum." Bu, Allah-u Teala'nın ihsan ve lütfuna karşı bir senâ ve şükürdür. Bu konuda şöyle bir şey de söylenmiştir: Hz. Nuh (a.s) gerçi herhangi bir şerî günah veya hata işlememiş ve oğlu hakkında söylediği sözler ve bu olayda takındığı tavırlar, oğlunun batın yüzünü bilmediğinden ve zahiri emarelere göre hareket ettiğinden dolayıydı. Ancak ona yakışan şey bahsettiğimiz yanlışın eğilimine girmemek için, oğlunun durumu hakkında daha çok araştırma yapıp daha fazla ve sağlıklı bilgi sahibi olmasıydı. Bu da olsa olsa bir terk-i evladan (en iyi olanı terk etme) ibarettir; söz konusu mağfiret ve rahmet dileme de bundan ötürüdür. Bu ise asla çizdiğimiz masumiyet sınırlarını ihlal sayılmaz. Böylece Allah'ın lütuf ve inayetiyle Hz. Nuh'un masumiyetiyle çeliştiği iddia edilen oğluyla ilgili olayı ve bu konudaki ayetleri de masumiyetle çelişmeyecek şekilde açıklamış bulunuyoruz. El-hamdu lillahi Rabbi-il âlemin.


Refrence:

Kaynak:www.kevsernet.com


Sunulan cevaplar zorunlu olarak Ehl-i Beyt (a.s) Kurultayı’nın görüşünü yansıtmamaktadır

Ad
E-Posta
Yorumlar